Yeni Üyelik Oluştur


Bir kullanıcı adı seçin


Yukarıda belirttiğiniz eposta adresinizi tekrar girin

Üyeliğimi Oluştur

×
Üye Girişi

Giriş Yap

×
  • Mustafa Cemil Kılıç: Irk, Din, Mezhep ve Alevi Kimliğine İlişkin

  • Alevilik inançsal bir kimliktir. Irksal ya da zümrevi bir kimlik değildir. Aleviliği belli bir soya / ırka veya zümreye bağlamak hiçbir biçimde isabetli bir tutum olamaz.

  • 2012-01-01 / 07:53:03
  • 0 Yorum
  • 2916 Kez Okundu
  • Punto:
    A
    A
    A

Bunun en tipik ifade biçimlerinden olan; “ Alevi olunmaz, Alevi doğulur.” Sözüdür ki bu söz, Aleviliğin teolojik, kültürel, sosyolojik ve tarihsel yapısından asla onay alamamaktadır. Eğer bu söz doğru olsaydı, Alevilik doğrudan doğruya ırksal bir kimlik olurdu. “Alevi ırkı” şeklindeki bir söz, telaffuzu bile Alevi inancını sarsan absürt bir söz olarak, Aleviliği doğumla kazanılan bir kimlik olarak görmek isteyenleri şiddetle yalanlamaktadır.

O halde bir kez daha açıklıkla ifa edilmelidir ki, Alevilik doğumla kazanılan bir kimlik değil inancı kabulle birlikte kendisine dahil olunan bir kimliktir. Öyleyse sözün doğrusunu yazalım; Alevi doğulmaz, Alevi olunur.

Bu noktada Alevi inanç önderliğinin soyla ilişkilendirilmesi meselesi de hatıra gelmektedir. Alevi inanç önderliği ya da diğer bir ifadeyle dedelik, soydan gelen bir kimlik olarak kabul edilmektedir. Gerçekte bu da zamanla çeşitli değişimlere uğramış bir kabuldür. Şöyle ki; Alevilikte soydan gelen dedeler tarafından o soya mensup olmayan yetkin taliplere el vermek / icazet vermek suretiyle inanç önderliğindeki soy şartı da kalkmış ya da en azından yumuşatılmıştır. Alevi dedelerinin peygamber soyundan olduklarına dair inanç ( Seyyitlik) sosyolojik ve tarihsel olarak hatta biyolojik açıdan zaman zaman tartışmalara yol açmamış da değildir. Hazreti Muhammed’e değin çıkarılan soy ağaçlarının - en azından bir kısmının - gerçeği yansıtmadığı yönündeki iddialar daima güncel bir tartışma konusu olarak Alevi sohbet meclislerinde yer almayı sürdürmektedir.

Alevi inanç önderliği noktasında soy şartına inanmayı içtenlikle sürdürenlere saygı duymakla birlikte, insanlığın ulaştığı modern düzey ve biyolojik araştırmaların vardığı aşamayı dikkate alarak, ahlaki olgunluğun, şahsiyet bakımından temizliğin, mistik ve manevi önderliğin bir soya hasredilmesi hiç de modern ve ilerici bir tutum olarak kabul edilemez. Tarihsel politik süreçte yönetsel erkin bir hanedana hasredilmesi olayını aşıp demokratik yönetsel sistemlere ulaşarak idari erki halkın seçimine müracaat yoluyla saptayabilme olgunluğunu yakalamış olan toplumların Dinsel önderliği de benzer bir dönüşüm ve değişime dahil etmemesi düşünülemez. Halkın seçimi meselesi Dine ve inanca aykırılık içermez. Zira Din ve inanç toplumsal vicdanın sosyolojik tezahürüdür. En başta Tanrı kavramı dahi halkın maşeri vicdanının metafizik alana taşınarak tanımlaması değil midir? Bu noktada İslam öncesi Türklerdeki “kut” kavramı gerçekten dikkat çekici bir veri sunmaktadır. Tanrı’nın “kut” verdiği kimsenin kağan oluşu, Tanrı’nın kut’unu aldığı kimsenin ise kağanlığını yitirmesi ya da büyük bir başarısızlığa uğraması ( Örnek olarak savaş kaybetmek gibi ) aslında Tanrı kavramıyla halkın / toplumun vicdanının / sevgi ve ilgisinin özdeşleştirildiğini göstermektedir. Zira aslında kut, halkın / toplumun iradesi olarak tanrısallık içermektedir. Daha açık yazalım; bir yönüyle Tanrı dediğimiz teolojik kavram gerçekte halkın iradesidir. O halde Alevi inancına mensubiyet duyan halkın iradesi inanç önderliğini halkın seçimine başvurma yoluyla tespit etmeye yönelirse bu durum öz itibariyle Alevi inanç ve kültürüne aykırılık içermeyecektir. Zira mevcut durumda bile dede soyuna mensup olduğu halde halkın teveccühünü kazanamayan kişilerin inanç önderliği de söz konusu olamamaktadır.

Bir diğer mesele olarak kısaca değinelim ki Alevilik, zümrevi bir kimlik de değildir. Belli bir zümreye, etnik gruba, toplumsal sınıfa aidiyeti olmayan Alevilik, evrensel bir itikadi ve Dini kimliktir. Lakin bugün ve geçmişte Alevilerin büyük çoğunluğu etnik olarak Türkmen’dir. Aleviliğin ibadet dili de birkaç istisnai unsurun dışında büyük ölçüde Türkçe’dir. Bu ve benzer nedenlerle sosyolojik olarak Türkmen Müslümanlığı şeklinde tanımlanabilen Aleviliği Türkmenlerin dışında bir kısım Zazalar, Arnavutlar, Boşnaklar, Pomaklar ve az sayıdaki Kürtler de kabul etmişlerdir. Lakin bugün Türkmen, Zaza, Aranavut, Pomak ve Kürtlerin de büyük çoğunluğu Sünni’dir. Buna karşın bu durum Aleviliğin Türkmen Müslümanlığı olduğu ve Alevilerin büyük çoğunlunun Türkmen olduğu gerçeğine hilaf oluşturmamaktadır.

Oluştuğu coğrafyadaki kültürlerden ve özellikle de İslam öncesi Türk inançlarından ve Türk kültüründen derin izler barındırmakla birlikte özü itibariyle İslami bir ekol olan Alevilik, Dinsel terminoloji açısından Mezhep, tarikat vb. nitelemelere dahil edilemeyen kenDine özgü bir yapıya sahiptir. Bununla birlikte bu konuda yine de bir takım kategorik sınıflandırmalara başvurulabilmektedir.

Şöyle ki; Alevilik, İslam’ın fıkhi ve itikadi Mezhepleri arasında hem fıkhen hem de itikaden müstakil bir akımdır. Ancak en önemli özelliği mistik muhtevasıdır. Bir diğer ifadeyle tasavvufi bir akım olan Alevilik, kenDinde mündemiç ezoterik izahlarla Dine dair zahiri ve fıkhi esasları bir hayli farklı yorumlayarak teolojik konumlanışını Mezhepler üstü bir noktaya taşımıştır. Fakat çoğu zaman, bire bir örtüşmese de Alevilik için hem Mezhep hem de tarikat nitelemesine başvurulabilmektedir. Bu durum, onda her iki nitelemeye de imkan veren unsurların bulunuyor oluşundandır. Lakin yine de sağlıklı bir yaklaşımla yaklaşıldığında Alevilik için en doğru niteleme, - bire bir örtüşmese de – Mezhep nitelemesidir. Ancak tekraren ifade edelim ki, Aleviliğin Mezhepsel kimliği klasik İslam Mezheplerinin dışına taşmaktadır. Tarikat nitelemesine gelince, bu, daha ziyade Aleviliği bir kalıba sokma uğraşısı içinde bulunan asimilasyoncu Sünni ve Şii teologların zorlamalarını yansıtmaktadır.

“ Biz Mezhep bilmeyiz, yolumuz vardır.” diyen Alevi uluları aslında böyle diyerek Aleviliğin Sünni veya Şii bir kalıba sokulma uğraşısına itirazlarını dile getirmiş olmaktadırlar. Kesin olan şu ki, Alevilik ne Sünniliği ne de Şiiliğin bir uzantısı ya da koludur. O, doğrudan doğruya müstakil İslami bir ekoldür. Gerek itikadi açıdan gerekse ritüeller bakımından özgündür. Alevi Kimliği işte bu özgünlük çerçevesinde var olmaktadır.

Bu noktada özgün Alevi Kimliğinin teolojik hudutlarını bir kez daha anımsatmakta yarar olduğu kanısındayım.

Alevilikte Tanrı inancı, vahdet – i vücud görüşü çerçevesinde varlık – Tanrı bütünleşmesini içermektedir. Varlıkta mündemiç bir Tanrı, dolayısıyla müteal Tanrı düşüncesini yadsıyan bir itikadi zeminde mevcut kabul edilen Hakk, Alevilerin Tanrısıdır. Vahdet – i vücud ile vahdet – i mevcut netice itibariyle aynı noktaya çıkmaktadır. Kimilerince Tanrı, vahdet – i mevcut düşüncesi çerçevesinde, kimilerince ise vahdet – i vücud çerçevesinde kabul edilmektedir. İlkinde Tanrı, varlıkların toplamıdır. İkincisinde ise varlıklar gerçekte olmayıp sadece Tanrı vardır. “Gözle gördüğümüz hiçbir şey aslında yoktur, sadece Tanrı vardır demek”, varlığı yokumsayarak Tanrılaştırmak iken, vahdet – i mevcut’ta ise Tanrı yokumsanarak varlıklar Tanrılaştırılmaktadır. Vahdet – i vücud’ta varlıklar, Tanrı’nın yansımasıdır ve mevcudiyetleri izafidir. Vahdet – i mevcut’ta ise Tanrı varlıkların toplamı olarak düşünüldüğünden müteal Tanrı kavramı reddolunmakta ve aslında Tanrı’nın varlığı izafi görülmektedir. Kanımca iki düşünce de yorum itibariyle biri birine pek de uzak değildir. Elbette ki ortaya koyduğumuz düşünsel ve teolojik çerçeve dahilinde…

Alevilikte peygamber ve vahiy inancı da Edip Harabi’nin ifadesiyle “ Her nutku Kur’an “ olan resul düşüncesi etrafında biçimlenmektedir. Vahiy mana itibariyle ilahi / göksel, lafız itibariyle ise nebevidir. Zira, Hakka Suresi 40. ayette Kur’an, “ O şerefli bir elçinin sözüdür.” diyerek vahyin aslında nebi sözü olduğunu ortaya koymaktadır. Ayrıca Ortodoks İslam’da vahiy meleği olarak görülen Cebrail de Alevilikte ve tasavvufta akıl olarak kabul edilmektedir. Bu da vahyi, müteal bir Tanrı kavramından neşet eden bir düşünceyle kabul eden anlayışa bir reddiyedir. Diğer bir ifadeyle Alevilikte vahiy kavramı da içkin Tanrı anlayışına uygun bir tarzda yorumlanmaktadır.

Alevi inancının bir başka unsuru da özgün eskatolojik duruşudur. Buna göre Alevilikte birden fazla bedende dünyaya gelip reenkarne olma inancı vardır. Ortodoks İslam’daki klasik ahiret inancı, mahşer, cennet, cehennem gibi kavramlar Alevilikte mecazi ve sembolik Dinsel unsurlar olarak görülmektedir. Özetle Alevilikte kötülük yapan da, iyilik yapan da sebep sonuç ilişkisi bağlamında karşılığını bu dünyada görmektedir. Cennet, ruhun Tanrı ile bütünleşmesinden başka bir şey değildir. Cehennem ise Tanrı’dan uzak kalma hali olup tekrar be tekrar dünyaya gelerek reenkarnasyondan kurtulamamaktır. Hasılı, Alevilikte devriye ve tenasüh inancı vardır. Yaşamını yitiren kişi insan – ı kamil ise Hakk’a yürür. Değilse devriyeye dahil olur. Kemal mertebesine ulaşıncaya değin bu devam eder.

Alevilikte tüm kutsal kitaplara inanmak ve saygı göstermek şarttır. Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’an saygındır. Bununla birlikte Hacı Bektaş Veli’nin buyurduğu gibi; “Okunacak en büyük kitap insandır.“ İnsanı insan yapan en önemli özellik ise akıl sahibi olmasıdır ki akıl, Alevilikte tüm kutsal kaynaklardan daha üsttedir. Nitekim aklı olmayanın Dini de yoktur.

Alevilikte deyiş ve nefesler en önemli kutsal belgelerdendir. Deyiş ve nefesler ayet olarak kabul edilir. Deyiş ve nefes okumak, ayet okumak gibidir. Zira deyiş ve nefesler Kur’an ayetlerinin şiirsel yorumlarıdır. Deyiş ve nefeslerin okunması sırasında kullanılan Bağlama / Saz ise Alevilikte “ TELLİ KUR’AN “ olarak kabul edilir.

Alevilikte temel ibadet biçimi CEM’dir. CEM, Kur’an’daki SALAT buyruğunun karşılığıdır. SALAT, yalvarış, yakarış ve dua gibi anlamlara gelmektedir. CEM’de dua ve yakarışlarla HAK zikredilmektedir. CEM’in kaynağı Kırklar Meclisi’dir. Alevilikte, Sünnilik ve Şiilikteki gibi NAMAZ şeklinde bir ibadet yoktur. Alevilikte kıble insandır. İbadet sırasında cemal cemale / yüz yüze olmak insanı kıble kabul etmenin bir ifadesidir.

Alevilikte farz oruç, Muharrem Ayında tutulur. Muharrem aynı zamanda Kerbela şehitleri nezDinde tarihteki tüm mazlumlar için yas tutma ayıdır. Muharrem orucu dışında farz olmamakla birlikte Masum- u pak ve Hızır orucu da vardır.

Alevilikte zekat yerine paylaşmak vardır. Hac, insanların gönlünü ziyarettir. Yol ulularının türbelerini ziyaret de hac makamındadır.

Alevilikte ibadethane CEM EVİ’dir. Cem evleri; Kiliseler, Sinagoglar ve Camiler gibi temel bir ibadet mekanıdır. Cem evleri, başka hiçbir ibadethanenin derece bakımından daha aşağısında düşünülemez.

Alevilikte, “Yol cümleden uludur.” Ve “ Bilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.” anlayışı temel bir ilkedir. Bilim ve akıl en büyük mürşittir. “ Eline, diline ve beline sahip olmak “ da Alevi ahlakının en özlü ifade biçimidir.

Gerek teolojik gerekse sosyolojik ve kültürel anlamda Alevi Kimliğinin boyutlarını her vesile ile tekrar be tekrar dile getirip anımsatmak, Alevi inanç ve kültürünün müdafaasına hizmet noktasında ifa edilmesi icap eden mukaddes bir vazife olarak telakki edilmek zorundadır. Biz meseleye daima bu perspektiften yaklaşmaktayız. Bu husustaki ısrarımızdan hiçbir zaman vazgeçecek de değiliz.

Gerçeğe ve gerçekler demine hü diyelim…

MUSTAFA CEMİL KILIÇ

Etiketler

  • Yorumlar
  • Yorum Yap
  • Şuanda 1. sayfadasınız, toplamda yorum sayfası var.
    Şuan 0 - 0 arasındaki içerikleri görüntülüyorsunuz ve toplam 0 içerik var.

    « İlk
    « Geri
    ileri »
  • Yorumunuz


    Yorumunuz

    Gönder

ARŞİV